Çocuk parkı sefası ve “Yüksek Ökçeler” Kanunu…

“Yüksek Ökçeler Kanunu” tarafımdan uydurulmuş bir terimdir. Ne olduğunu anlayabilmek için Ömer Seyfettin’in “Yüksek Ökçeler” hikayesini hatırlamak (daha genç anneler için öğrenmek) gerekiyor:

Hatice Hanım, pek genç dul kalmış zengin bir hanımcağızdır. Başlıca merakı temizlik ve namusluluktur. Köşkündeki hizmetçilerini gün boyunca teftiş eder, en ufak bir hataya tahammülü yoktur. Ancak hizmetçilerinden de son derece memnundur. 9 yıldır onların en ufak bir hatalarını görmemiştir.

Hatice Hanım çok kısa boylu olduğundan yüksek ökçe merakı vardır. Ayakta olduğu hiç bir zaman ayağından yüksek ökçeli terliklerini çıkarmaz. Bu yüksek ökçelerle merdivenleri takır takır bir hamlede iner, ayağı burkulmadan bir aşağı, bir yukarı koşar dururken baş dönmesinden şikayet etmeye başlar. Doktora göründüğünde doctor ilaç filan vermez, sadece yüksek ökçeli terlikleri yerine rahat, yünden, yumuşak terlikler giymesini öğütler.

Bu terlikler, gerçekten de baş dönmesini geçirir. Ancak bu arada hizmetçilerine bir haller olur. Hırsızlık yapmaya, birbirleriyle laubali şakalaşmaya başlarlar. Sonra kendi aralarında konuşurlarken “Ah o terlikler, tüm işlerimizi bozdu. Eskiden ne güzel topuk seslerini duyardık, hiç yakalanmazdık” dediklerini duyar. Hiddetten kendini kaybeder ve tüm hizmetçilerini evden kovar.

Sonraki iki yıl boyunca eve aldığı tüm hizmetçiler hep arsız, hırsız, yüzsüz, namussuz çıkar. Malı mülkü varken, hiçbir sıkıntısı yokken, zavallı Hatice Hanım bu hizmetçi üzüntüsünden zayıflamakta, sararıp solmaktadır. Baktı olmayacak! Yine yüksek ökçeli iskarpinlerini giyer. Hizmetçilerinin hırsızlıklarını, uğursuzluklarını, namussuzluklarını göremez olur.

Benzine kan gelmiş, rahatlamıştır artık. Başı yine dönmeye başlar ama sesi işitilmeyen ökçesiz terlik giydireceğini düşünerek doktora kendini göstermeyi reddeder.

“Hiç olmazsa şimdi yüreğim rahat ya” der.

Bu hikayenin sınıf ayrımcılığı tarafını hiç sevmesem de, çıkardığım bir cümlelik ders kulağıma küpe olmuştur.

Her şeyi bilmek gerekmez. Değiştiremeyeceğin bazı şeyleri bilmemek iyidir.

Hayatım boyunca bir şeyi merak ettiğimde, “öğrendiğim ile ne yapacağım?” sorusunu sordum kendime hep. Bir şey değişmeyecekse, öğrenmemin faydası olmayacağını düşünüp kurcalamadım. Bir zararını da görmedim bugüne kadar.

Bunları neden anlatıyorum?

Kerem ile sık sık parka gideriz. Hareketlidir sağolsun; koşmayı, hoplamayı, zıplamayı, tırmanmayı pek sever. Temkinli de olduğu için ona çok müdahale etmem. Kenarda oturur ara ara ona bakarım. Kenarda telefonuma bakardım eskiden, ama hem ona kötü örnek görünmemek hem de telefon beni çok konsantre hale getirdiği için artık kitap okuyorum.

Geçen parka gittiğimizde kitabımı yanıma almayı unutmuşum. O gün kendimi de Kerem’i de tanıyamadım! Benim uyumlu, terbiyeli oğlum gitmiş yerine arkadaşlarının oyununu bozan, kumları ağzına alan, tehlikeli yerlere tırmanan bir canavar gelmişti:) Ben de sürekli “Ke-Rem” diye ciyaklayan, ağız ishali bir anne figürü olmuştum. En sonunda patladı zaten, “Yeter anne, bana kızma artık!”

O an aklıma “Yüksek Ökçeler Kanunu” geldi. Acaba kenarda kitap okuyor olmam, onun yaptıklarının bir kısmını görmeme ve onu daha az uyarmama, dolayısıyla daha sakin bir ilişkimiz olmasına mı yarıyordu? Bu sayede mi “Tamam gidiyoruz” dediğimde itiraz etmeyen, her uyarımı yerine getiren bir çocuğum olduğu duygusunu yaşıyordum?

Bu yazının ana fikri “çocuğunuzu izlemeyin, dikkatli olmayın” değil asla. Yani tabii ki izleyin, tehlikelerin farkında olun ve çocuğunuzu onlardan koruyun ama her şeyi de görmeyiverin.

Başınız dönebilir ama iç huzuru her şeyden önemli, inanın bana.

Hayırlı Ramazanlar

 

Yorum Yok

Yorum Yaz